Ahi Teşkilatının kurucusu ve Ahi Babası Ahi
Evran'ın düsturu "Ahi; Eli, Kapısı, Sofrası AÇIK. Gözü, Bel'i ve Dili
kapalı olandır."
Ahilikte bilgi edinme, sabır, ruhun arındırılması, sadakat, dostluk,
hoşgörü yasaklara uyma gibi vasıfların verildiği aşamalardan geçilir. Bu
vasıflara sahip olmanın dışında Ahiliğin önde gelen altı ilkesi şunlardır:
Elini açık tut,
Sofranı açık tut, Kapını açık tut, Gözünü bağlı tut,
Beline sahip ol,
Diline sahip ol.
Ahilerin ahlak dışı saydığı, ahiyi ahilikten çıkaran şeyler şunlardı:
İçki içen, Zina
işleyen, Münafıklık, dedikodu ve iftira eden, Gururlanan, kibirlenen,
Merhametsizlik eden, Kıskanan, Kin besleyen, Sözünde durmayan, Yalan
söyleyen, Emanete hıyanet eden, Kişinin ayıbını örtmeyen, bu ayıbı yüzüne
vuran, Cimrilik, eli sıkılık eden, Adam öldüren kişiler örgütten atılırdı.
Ahi Evran’ın hayatı
ve kişiliği üzerinde araştırmacıların farklı görüşleri vardır. Ahi
Evran’ın deri işçili esnaf-sanatkarları örgütlemede çok başarılı bir kişi
olduğu, belgelerden anlaşılmaktadır. Ahi Evran, yüzyıllardır dini ve
ahlaki bilgiler vermekte büyük ve önemli görevler üstlenmiş olan fütüvvet
teşkilatından ve fütüvvetnamelerden yararlanarak, Ahi teşkilatını
kurmuştur. Ahi Evran ahlakla sanatın ahenkli birleşimi olan ahiliği çok
itibarlı bir duruma getirmiştir. Böylece, ahilik yüzyıllarca esnaf ve
sanatkârlara yön vermiş, onların sosyal ve çalışma yaşamını düzenlemiş,
yeniçeri teşkilatının kuruluşunda önemli rol oynamış, devlet adamları da
bu kuruluşa girmeyi büyük onur kabul etmişlerdir.
Osmanlı İmparatoru Orhan Gazi, bir Ahidir ve Ahilerin adlarıyla birlikte
kullandıkları lakaplardan biri olan “ihtiyarüd-din” lakabını kullanmıştır.
Aynı şekilde Sultan I.Murat’ın da Ahi olduğu ifade edilmektedir. Ahi Evran,
halkın ekonomik durumunu iyileştirmek, meslek sahibi olmalarını sağlamak
ve onları din sömürüsünden kurtarmak için çalışmıştır. İşe, ayakkabıcı ve
saraç esnafını teşkilatlandırmakla başlamıştır. Kısa zamanda üstün
becerisi, ahlaki sağlamlığı ve hakseverliği ile büyük bir ün ve saygı
toplamıştır. Kurduğu teşkilatın başkanı, Ahi Babası olmuştur.
Ahiliğin temelleri, o kadar sağlam atılmış, kuralları zamanının ve
toplumun gereklerine ve gerçeklerine o kadar uyum sağlamıştır ki, bu
sonradan, kent ve kasabaların belediye hizmetleri ve bu hizmetlerin
denetimi için de örnek alınmış, narh ve nizamnameler ya da kanunnameler
şeklinde resmileştirilmiştir.
Ahiler, özellikle Osmanlılar döneminde, standartlara uymayarak, düşük
kaliteli mal ve hizmet üreten esnafa çeşitli cezalar vermişlerdir. Bu
dönemde günümüzde bile tam olarak uygulanamayan kalite, standart,
üretici-tüketici ilişkileri çok kesin kurallarla belirlenmiştir.
Ahilik felsefesi, temelleri 12’nci yüzyılda Kırşehir’de atılmış, daha
sonra tüm Anadolu’ya yayılmış, izleri bugüne kadar süregelmiş kültürel,
sosyal ve ekonomik bir oluşumdur. Ahilik kurumu mistik bir yol, bir
tarikat olmaktan ziyade sosyal ve ekonomik yönden işleyen ve siyasal,
askeri ve kültürel yönleri de bulunan bir toplum düzenidir. Ahilik, aynı
zamanda sosyal hayat kadar ekonomik hayatı da yönlendiren ve günümüz
koşullarında bile birçok ülkede gerçekleştirilememiş, adaletli, verimli ve
son derece güzel bir sistemi Türk toplumuna kazandırmış bir KÜLTÜR'dür.
Ahilik, 13-19’uncu yüzyıllar arasında Anadolu’da yaşayan halkın sanat ve
meslek alanında yetişmelerini sağlayan, onları ahlaki yönden geliştiren,
çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir
örgütlenmedir.Ahilik, iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin,
yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik
düzendir.
Esnaf ve sanatkâr camiasının tarihine baktığımızda “Ahilik” ile
“Fütüvvet”in önemli bir yer tuttuğunu görürüz. Çünkü bu iki kurum ve düzen
çok uzun yıllar Osmanlı toplumunun belirleyici öğeleri olmuştur. Kimi
araştırmacılar, Ahiliğin kökenlerini, Doğu’da özellikle Araplar arasında
gelişmiş olan Fütüvvet Teşkilatına dayandırırlar. Ancak yine de Ahiliğin
Fütüvvetten bir hayli değişik, Anadolu Türklerine özgü bir kurum olduğunda
birleşirler.
Anadolu’nun Türklerin ikinci anayurdu haline gelişi 11’inci yüzyılın
ikinci yarısındadır. Asya’dan göç eden sanatkar ve tüccar Türklerin yerli
tüccar ve sanatkârlar karşısında tutunabilmeleri ve yaşayabilmeleri,
aralarında bir örgüt kurmalarını gerektirmiştir. Ayrıca Türkler bu örgüt
yardımıyla, sağlam, dayanıklı ve standart mal üretebileceklerini
düşünmüşlerdir. İşte bu zorunluluk, dini - ahlaki kuralları
fütüvvetnamelerde zaten mevcut olan esnaf ve sanatkârlar dayanışma ve
denetim örgütünün, yani Ahiliğin kurulması sonucunu doğurmuştur. Öte
yandan, deri işçilerinin ve Ahiliğin piri olan Ahi Evran’ın Anadolu’ya
gelişi de bu tarihlere rastlamaktadır.
Ahlakla sanatın uyumlu birleşiminden oluşan ahilik, örgüt olarak
Anadolu’da 13’ncü yüzyılda Ahi Evran tarafından kurulmuştur.
Ahi kelimesi de Arapça’dır ve “kardeş/ kardeşim” demektir. Ancak bazı
araştırmacılar, Ahi sözcüğünün Türkçe’de cömert, eliaçık, yiğit anlamına
gelen “akı” sözcüğünden geldiğini ileri sürmektedirler. Anadolu’da Türk
kurum ve terimlerinin fazlalaştığı bir dönemde “akı”nın, Arapça “kardeşim”
anlamına gelen “ahi”ye dönüştüğü sanılmaktadır. Ahi Evran tarafından
Anadolu’da 13’ncü yüzyılda kurulan Ahilik, belli kurallara bağlı olarak
faaliyet gösteren esnaf ve sanatkârlar birliğini ifade etmektedir.
Gedik Teşkilatı
Osmanlı Devletinin Müslüman olmayan egemenlik alanı genişledikçe, çeşitli
dindeki kişilerin birlikte çalışma zorunluluğu doğmuştur. Bu şekilde din
ayrımı yapılmadan kurulan, eski niteliğinden bir şey kaybetmeyen yeni
organizasyona “GEDİK” denilmiştir.
Ahilik, Türklere özgü ulusal bir kuruluş olarak ortaya çıkmış,
tüketicilerin korunması dahil, Türklerin Anadolu’da kök salması ve
tutunmasında önemli bir rol oynamıştır. Ahiler Birliğinin Müslümanlara
özgü yapısı 17’nci yüzyıla kadar sürmüştür. Osmanlı Devletinin Müslüman
olmayan egemenlik alanı genişledikçe, çeşitli dindeki kişilerin birlikte
çalışma zorunluluğu doğmuştur. Bu şekilde din ayrımı yapılmadan kurulan,
eski niteliğinden bir şey kaybetmeyen yeni organizasyona “gedik”
denilmiştir. Gedik kelimesi Türkçe’dir. Tekel ve imtiyaz anlamına gelir.
Resmi terim olarak gedik kelimesine 1927 yılında rastlanır. Ama gediğin
tekelci karakteri çok daha eskilere uzanmaktadır.
Gedik sistemi, 1860 yılına kadar sürmüştür. O zamanlar, bir kişi
çıraklıktan ve kalfalıktan yetişip de açık bulunan bir ustalık makamına
geçmedikçe, yani gedik sahibi olmadıkça, dükkân açarak sanat ve ticaret
yapamazdı. Ancak, ellerinde imtiyaz fermanları olan kişiler, sanat ve
ticaret yapabilirdi. Bu fermanlar, esnafın sayılarının artırılıp
eksiltilmesi, mülk sahiplerinin kiralarını artırmaması, gediği
olmayanların sanat ve ticaret yapamaması, açık olan gediklerin esnafın
çırak ve kalfalarına verilmesi, dışardan esnaflığa kimsenin kabul
edilmemesi gibi hükümleri kapsıyordu.
Gedikler, sabit veya seyyar olmak üzere iki türlüdür. Seyyar veya havzi
gedikler, kişiye özgü olup, sahibinin istediği yerde sanatını ve
ticaretini yapmasını sağlıyordu. Sabit gedikler ise dükkân, mağaza, atölye
gibi yerlere ait olduğundan, sahipleri başka bir yerde sanat ve ticaret
yapamazlardı. Gedik sahibi, başka bir yere göç edecek olursa gediğini de
resmen nakletmek ve senedini değiştirmek zorundaydı. Bu durumda yeniden
resmi araştırma ve soruşturma yapılırdı. Gedikler, toplumun ihtiyaçları,
nakil ve değiştirmeler yüzünden çoğaltılıp azaltılabilirdi.
Tanzimat’ın ilanından ve yabancı devletlerle ticaret anlaşmaları yapılmaya
başlandıktan sonra, öteden beri sürüp gelen tekelci uygulamaların sanat ve
ticaretin gelişmesinde zararlı olduğu anlaşılmış, ticaret ve sanayiinin
gelişmesi gerektiğinden ve istendiğinden, artık gedik düzeni ile tekelci
uygulamalar kuralının sürdürülmesinde hükümetçe yarar görülmeyerek
kaldırılmıştır.
Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkarlık, 18’inci yüzyıla kadar altın çağını
yaşamıştır. Ahilik gelenekleri ve daha sonra kurulan lonca teşkilatları bu
sınıfı gerek nicelik ve gerekse nitelik yönünden geliştirmiştir. Bu
gelişmeye devlet de katkı vermiş, derbendci denilen memurlar vasıtasıyla
ticaret yollarının bakım ve güvenliğini sağlamıştır